| Yazan: cemil,
Tarih: 15-07-2010 11:24
|
Okunma Sayısı : 97 |
Beğenilme : 13 |
Sabahları çok seviyorum,yeni bir gün yeni doğan bir bebek gibi yeni umutlar,yeni başlangıçlar demek çünkü ,umutsuz yaşayamadığımız için,bazen sabaha çıkmak bile bir beklenti olur insanlar için,bu sözün anlamını sanırım huzurevinde nöbet tuttuğum günlerde anladım,bir tesadüf olarak söyleyebilirim ki günlerce ölümünü beklediğimiz bir çok yaşlı sabahın ilk ışıkları ile birlikte hayata veda etti
.İzin verirseniz sizlere huzurevi hatıralarımdan kısaca bahsetmek isterim.Sosyal hizmetlerde çalışmak benim için gerçek dünyayı tanımak demekti sanki yıllarca bir yazılımın yönettiği dünyada yaşamıştım ve sonra ünlü filmdeki gibi kırmızı yada mavi haptan birini seçtim,o filmde gerçek dünyaya açılan ilaç ne renkti bilmiyorum, itiraf etmem gerekirse kırmızı ile maviyi lise yıllarımda da çok karıştırırdım,mavi turnusolu asitler mi kırmızıya çevirir yoksa bazlar mı,bazlar kırmızı turnuysolu maviye mi çeviriyordu,yoksa tersi mi?Herneyse defalarca "matrix"izleyenler hangi ilacın gerçek dünyaya açıldığını bilirler sanırım.Evet benim gerçek dünyaya açılmam dediğim gibi Sosyal hizmetlerde çalışmaya başladığım gün gerçekleşti.Gençlik yıllarım kağıt kalem ikilisi ve sınavlarla geçerken hayattaki tek gerçekliğin ikinci dereceden denklemin diskriminantı olduğunu sanırdım oysa hayatta her an özürlü olabileceğimizi,sokağa bırakılan çocukların varlığını,yatağa mahkum yaşayan insanların her ziyaretimizde gözyaşlarına boğulduğuna şahit oldum.Toz pembe dünyadan acı ve gözyaşının olduğu gerçek dünyaya geçiş yapmıştım,huzurevinde çalışana kadar hayatı sona eren bir insanın odasına gireceğimi ummazdım ama zorunluluk her şeyi yaptırıyor,sahipsiz bir yaşamın sona erdiği zaman çalışanlarımız tarafından kefenlenmesi ve yine personelimiz tarafından toprağa verilmesi hayatta misafir olduğumuzu bana hatırlatırdı,ilginç olan soyut kavramları sevmeme rağmen gözümle görmeden insanların öleceğini hiç hesaba katmıyorum,örneğin tez konum çok boyutlu uzayda "türev" kavramıydı,çok boyutlu uzayı görmemiz imkansız olduğuna göre soyut bir kavram ama ölüm somut bir kavram çünkü defalarca şahit oluyoruz,insanlar son nefesini verince büyük bir telaş içinde gömülüyor ;çocukluğumun geçtiği güneydoğuda mezarın tam ortasına sağ kulağı yere gelecek şekilde konuyor ve sonra gayet hızlı bir şekilde mezarın içi dolduruluyor,toz tabakası birkaç saniyede ortadan kayboluyor ve o birkaç saniyede seksen yada doksan yıllık bir ömür de sona ermiş oluyor,ilk kez bin dokuzyüzdoksandört yılının onyedi nisanında insanların cenazeyi mezara nasıl yerleştirdiğine şahit olmuştum.Mezarın tam ortasına ikinci bir mini mezar kazılıyor dokuz tahta yüzeye paralel olacak şekilde yerleştiriliyordu,batıda ise mezarın sağ tarafına naaşın sığacağı kadar bir tünel açılıyor tahtalar yüzeyle kırkbeş derecelik açı yapacak şekilde yerleştirildikten sonra toprak atma işlemine geçiliyordu.Ölüm ile ilgili etkilendiğim kitaplardan biri Dante'nin ilahi komedyası olmuştur,okul lojmanında tek başıma güneş görmeyen odamda hem zatürre olmuş hem de Cennet Cehennem Araf üçlüsünü okumuştum,en ilgimi çeken cümle ölüler diyarına sağken geçtikten sonraki anlatımdı,"sandalda birçok ruh vardı ama sandal fazla batmamıştı,ben de bindiğim zaman biraz batmıştı"cümlesi hafızamda kalmış,geçenlerde bir yazı okudum,ölmeden önceki ağırlık ile öldükten hemen sonraki ağırlık arasında yirmi gramlık fark olduğuna dair,sanırım bu da tüm insanlığın cehenneme nasıl sığacağını açıklıyor,benim tezime göre günahsız insan olamayacağı için cehennemin çok büyük olacağını hayal ederdim ancak ruhun yirmi gram olduğunu hesaplarsak bu tahminde cehennemi daha küçük de tasavvur edebiliriz,günahlarımızın bedelini ödedikten sonra cennete gideceğimize inanıyoruz ama tek kanallı siyah beyaz izlediğimiz Amerikan filmlerinde ölenler hemen cennete giderdi yani bedel ödemek yoktu,sanırım onlar için İsa peygamber tüm insanların günahınının bedelini ödemişti.Dinimi bu açıdan çok medeni buluyorum tüm peygamberleri aynı derecede seviyor ve saygı gösteriyoruz,hiçbir müslüman ülkede intikam amacıyla dahi olsa tüm tahriklere rağmen İsa peygember hakkında hiçbir karikatür yada yazı yazılamaz çünkü çocuklarımızın adını İsa koyuyoruruz tıpkı onların "Jesus"koyduğu gibi ama bir hristiyan sanırım çocuğunun adını Muhammed (SAV)koymaz.Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim dinimiz anlatan en güzel filmin de "The Message"olduğunu düşünüyorum.Bu satırları yazmaya başladığımda günün ilk saatleri geçmekteydi neden hep ölümden yada mezardan söz ettiğimi bilemiyorum ama hayatımda bir anlığına İsa peygamber gibi "ölüleri dirltme"mucizesi göstermek istemiştim,on yaşında kaybettiğim yeğenimin cansız bedenini sedyede gördüğüm an önce onbeş dakika kadar hiç kımıldamadan beklemiştim,hayat durmuştu benim için etrafımda konuşan insanların ne konuştuğunu duymuyordum,bu bekleyiş bittikten sonra onun ayaklarının üşüdüğünü düşünüp ellerimle ayaklarını ısıstmaya çalıştım ona dokunduğum an sedyeden kalkacak kalkıp ağzından akan kanı silecekti ve biz eve dönecektik.Yaklaşık dört yada beş saat sonra tekrar ayaklarına dokunduğumda gerçeği kabullenmiştim bu üşümenin verdiği bir soğukluk değildi sanki uzun süre kar altında kalmış bir teneke parçasına dokunmuştum ve hemen elimi çektim,savcı ve doktor onu sırtüstü çevirdiğinde katılaşmış bedeni ve sırtında ölü morluğunun başladığını gördüm sanırım gürültülü ağladığım için dışarı çıkarıldım.Birçok kez gazetelerden okuyoruz sapık insanların yeğenine hatta kızına tecavüz ettiğine dair haberler tiksindirici olduğu için okumadan geçmeye çalışıyoruz,sanırım ben de "zanlı"olarak bir süre jandarma karakolunda beklemiştim sonra -tırnak altlarından alınan doku parçalarının sonucunun geldiğini düşünüyorum- serbest bırakıldım hem bir yakınınızı kaybediyorsunuz hem de zanlı gibi bekletiliyorsunuz ve bu duruma yol açan ensest ilişkiyi normal gören hasta ruhlu insanlar ve devlet benim için zor da olsa doğru olanı yaptı bence.Bu ölüm beni anti-depresan ilaçlarla tanıştırdı okuldan gelip ilacımı alıyor saatlerce ölü gibi yatıyordum sanırım evliliğim tehlikeye girmiştiki yeşil reçeteli ilaç kullanmayı bıraktım halen anti depresan ilaç kullanıyorum ancak reçetenin rengi çok şükür ki beyaz.Sanırım bu ilaçlar gerçekten kaçmayı seven insanlar için ideal çünkü ziyaret ettiğim bazı özürlü aile reisleri de -eşlerinin beyanına göre-gece geç saatlere kadar alkol alıyor,itiraf etmem gerekirse meyhaneye gitmek ile devlet hastanesinde psikoloğa gitmek bana göre aynı alkol ve uyuşturucu ilaç kullanarak kaçıyorsunuz,yanlız saatliğine ikiyüz lira verip psikanaliz yaptırmadım bu nedenle onun tedavide ne gibi bir rolü olur bilmiyorum,yaklaşık dört yıldır ilaç kullanıyorum ve sanırım ilk gittiğim psikolog ,bu ilaçların bağımlılık yapmayacağına dair bana bir beyaz yalan söyledi çünkü ilaçsız yaşamak için yaptığım her deneme birkaç gün sonra baş ağrısı yada baş dönmesi şikayetleri ile noktalandı.Konu ölümden açılmışken her zaman merak ettiğim tıp öğrencilerinin kadavra üzerinde çalışırlarken neler hissettikleridir,ülkemizde üniversite çağına gelmiş birçok genç ailenin zoru ile tıp fakültesini tercih etmek zorunda kalıyor,benim gibi yeterli puanı alamayanlar başka bir bölüme gidiyor,ama çok çalışıp bilgisayar mühendisi olmak isteyen b ir gencin yaklaşık on ay çok yüksek bir tempoda çalışıp sonra ailesi için doktor olmaya karar vermesi bence yetişkinlerin gençler üzerinde yaprığı büyük bir hata,doktorluk dışarıdan bakıldığında bile çoık büyük bir özveri gerektiren ve gönülden sevilmesi gereken b ir meslek para için yada sırf annem babam istedi diye bu mesleğe bulaşmak kanımca bir insanın hayatında yapacağı en büyük hatadır.Ülkemizdeki en büyük sorun burada yatıyor birçok genç ara eleman olarak iş hayatına daha çabuk atılmak yerine yıllarca okumayı defalarca üniversiteye giriş sınavına girmeyi tercih ediyor,üçüncü denemesinde tıp yada hukuk kazanan birçok kişiler tanımışsınızdır sonuç olarak hem zaman hem maddi kayıplar ortadadır.Meslek lisesi mezunlarına sınavsız önlisans imkanı tanınmış olmasına rağmen halen bu olanağın yeteri kadar ilgi görmediği kanaatindeyim.Eğitim konusuna tekrar dönmüşken bir buçuk milyon öğrencinin girdiği bir sınavda hatalı soru olmasını son derece "komik"buluyorum bütün bir yıl maaş alıp sadece yılda bir kere hazırlanan soruların kontrol etmek amacıyla heyet olarak toplanıyorsunuz ve yıllarca matematikle uğraşmış insanlar asal sayının ne olduğunu bilmiyor ve bu insanlar geleceğin Türkiyesini belirleyecek gençlerin kader sınavında soruları seçiyor,galiba sadece bu örnek ülke olarak neden geri kaldığımızı göstermeye yeterli,belirli referanslarla belirli makamlara gelmiş insanlar büyük çoğunluk üzerinde en can alıcı kararları verebiliyorlar.YÖK başkanı bir japon olsaydı harakiri yapardı sanırım.En çok ilgimi çeken ve millet olarak ne kadar tepkisiz ve balık beyinli olduğumuzu gösteren bir olay daha var yaklaşık altı yıl önce "hızlandırılmış tren"adında bilim tarihinde eşi benzeri olmayan dünyada hiç bir ülkede benzeri olmayan bir tren ülkemizde sefere çıktı.Ben o yıllarda İstanbulda ikamet ediyordum ve doktora derslerim için haftada bir kez Eskişehire gelmek zorundaydım işte bu mükemmel icat beş saatlik bu yolu üç saatte alıyordu,bende bu yolculuk için kendimi hazırlamıştım ki adını şu an anımsamadığım bir akademisyen bu trene kendisinin asla binmeyeceğini ve hiçbir yakının da binmesine izin vermeyeceğini belirtmişti bu söylemden birkaç gün sonra da Sakarya -- Pamukovada kaza oldu,suçlular gerekli araştırma inceleme yapmadan bu hizmeti vermeye kalkan bakanlık değildi ,insanları ölüme götüren iki makinistti(!),ölü sayısı önce yüzden fazla denildi sonra ellilere düştü,oysa kazayı bizzat yaşayan insanlarla konuştuğunuz zaman sayının kasten azaltıldığını söylüyorlar;beni bu trene binmekten son anda vazgeçiren o akademisyen keşke haksız olsaydı ancak gerekli alt yapı yapılmadan bu tür işlere girişmek kısaca -uyduruk-iş yapmak masum insanları canından etti,ancak medeni ülkelerdeki gibi ulaştırma bakanı istifa etmedi ve olay unutuldu.Bu olay kanımca ülkemizin klasik "dejavu"larından sadece biridir.
|